Derya ÇakırDerya Çakır
Blog'a dön
PsikolojiEğlence24.06.2026 · 3 dk

Ödülün Gizli Bedeli

Geçtiğimiz haftalarda hepimiz benzer duygular yaşadık: önce heyecanlandık, sonra hayal kırıklığına uğradık, en sonunda da öfkelendik. Elbette futbol milli takımımızın Dünya Kupası performansından söz ediyorum.

İnsanlar yalnızca başarısız sonuçlara değil, sahadaki isteksizliğe de tepki gösterdi. Takımdaki çoğu futbolcu için milli formayı giymek ve turnuvada bir şeyler başarmak yeterince güçlü bir motivasyon kaynağı değilmiş gibi görünüyordu. Maçları izlerken, oyundan keyif alan ve kazanmak için mücadele eden bir takım yerine, süreyi risk almadan tamamlamaya çalışan bir takım izlediğimiz hissine kapıldık.

Sonra voleybolu izledik

Aradan çok zaman geçmeden Kadın Voleybol Milli Takımımızın maçlarını izledik. Almanya ve Çin karşılaşmalarında oyuncuların ortaya koyduğu mücadele, iki takım arasındaki farkı daha da görünür kıldı. Sahadaki enerji, azim ve oyuna bağlılık açısından dikkat çekici bir kontrast vardı.

Voleybolcuların kazanmayı ne kadar çok istedikleri hissediliyordu. Hem Almanya hem Çin maçında sonuna kadar mücadele ettiler; sakatlanma pahasına kazanmak için ellerinden geleni yaptılar. Hatta bazı oyuncular, sakatlığı olmasına rağmen tüm gücünü ortaya koydu. Oyundan aldıkları keyif, sayı kazandıklarındaki mutluluk, kaybettiklerindeki üzüntü, hırs, odaklanmaları her hâllerinden belliydi.

Bu da bana klasikleşmiş bir sosyal psikoloji deneyini hatırlattı.

1973'te bir sınıfta

Lepper, Greene ve Nisbett, çizim yapmayı zaten seven okul öncesi çocuklarla bir çalışma yürüttü. Bir gruba, resim yapmaları karşılığında önceden vaat edilen ödüller verildi. Bir gruba sürpriz ödül verildi. Bir gruba ise hiçbir şey verilmedi. Sonrasında çocukların serbest zamanlarında ne kadar resim çizdiği gözlemlendi.

Sonuç ilginçti: önceden ödül bekleyen çocuklar, kendi istekleriyle daha az çizmeye başladı. Ödül almayanlar ve sürpriz ödül alanlar ise resme olan ilgilerini büyük ölçüde korudu.

Bu durum daha sonra Edward Deci ve Richard Ryan'ın geliştirdiği Öz-Belirleme Kuramı (Self-Determination Theory) ile açıklandı. İnsanlar bir işi merak, keyif, ustalaşma isteği ya da anlam bulma gibi nedenlerle yaptığında daha kalıcı bir motivasyona sahip olur. Ama davranışın nedeni "çünkü para veriyorlar" ya da "çünkü ödül alacağım" hâline gelmeye başlarsa, içsel motivasyon zayıflayabilir.

Benzer bir bulguya farklı bir açıdan da rastlanır: Festinger ve Carlsmith'in 1959 tarihli klasik deneyinde, sıkıcı bir işi küçük bir ödül için yapanlar onu içten içe sahiplenirken, büyük ödül alanlar yaptıklarını tamamen paraya yıkıp işle aralarına mesafe koymuştu. Yani bazen ödülün miktarı arttıkça, insanın o işle kurduğu içsel bağ zayıflayabilir.

Peki ya sahada?

Kanımca futbolcularla voleybolcular arasındaki en önemli psikolojik farklardan biri tam da buydu. Futbolculara yağdırılan dışsal ödül, onların bu oyunla kurdukları bağı zamanla aşındırmış olabilir. Oysa voleybolcular bu işten futbolcular gibi paralar, ödüller kazanmadı; onlara özel jetler tutulmadı, villalar vaat edilmedi, hatta iki metrelik sporcular ekonomi sınıfında yolculuk etti.

Belki yanılıyorum; belki bu, ekrandan görünen bir yanılsamadır. Ama bir izleyici olarak gördüğüm şu: bir tarafta oyunu hâlâ sevdiği için oynayan, diğer tarafta futbol sayesinde elde ettiklerini korumaya çalışan sporcular vardı. Eğer durum gerçekten buysa, mesele bir performans meselesi değil; yıllardır futbolun etrafına yığdığımız o devasa ödül, belki de korumak istediğimiz şeyi, yani sahadaki açlığın kendisini, yavaşça tüketiyor.

Ödüllenen davranışın süreceği söylenir. Belki doğrudur. Ama bir şeyi zamanla yalnızca ödül için yapmaya başlarsak, onu en başta neden sevdiğimizi de unuturuz. Futbol elbette önemli bir spor dalı; ne var ki ülkemizde çoğu zaman hak ettiğinden büyük bir yer kaplıyor. Bu kaynağın küçük bir kısmını bile, düzenli bir gelir beklemeden yalnızca sevdiği için sahaya çıkan sporculara ayırabilsek, belki hem onları hem de oyunun kendisini korumuş oluruz.